Hatice Çakır

GURBET

Hatice Çakır

Üç yıl yaşadık Kazakistan’da. Sevdiklerimi düşünürken; yutkunma gelir, göğsümde ince bir yanma ve baskı olur, gözyaşlarım süzülürdü. Belki bu duygunun öyküsü yazılır ama bence şiire daha çok yakışır… 

Asıl konumuza gelelim: Yemek. Çocuk yemek isterse annesi ne yapar?

Eşim, expat olarak Kazakistan’da uzun süre çalışacağı için çocuklarımla birlikte ona destek olmak ve ailemizin bir arada kalabilmesi için hep birlikte Almata’ya gittik.

Uçaktan iner inmez şirketin şoförü karşıladı. Dış cepheleri yeşil, balkonları kahverengi olan, birbirine bitişik apartmanlardan birinin on dokuzuncu katındaki, bizim için kiralanmış eşyalı eve bıraktı.

Eşim yeni bir işe başlayacağı için çok heyecanlıydı. Bir an önce işine başlaması gerekiyordu. Çocuklarımızın ise İstanbul’dayken evraklarını ayarlayıp yazışmalarını tamamladığımız okullarına kayıt işlemlerini  bir iki güne yaptırmalıydık. Bütün dersleri İngilizce göreceklerdi. Oraya beni götüren en önemli sebeplerden biri  belki de buydu.

Neredeyse evdeki her şey kullanışsız ve işe yaramazdı. Ama biz zor şartların kahramanlarıydık; eşyaları tamir ettik, örtüler serdik, yıkadık…

İlk günler çocukları mutlu etmek için elimden gelen her şeyi yapmaya çalışıyordum. Bizim kararımızla  yeni bir ülke, yeni bir dil,  yeni bir hayatı yaşamak zorundaydılar. 

O ilk gün, benden mantı yapmamı istemişlerdi. İstanbul’da ne zaman isteseler hemen hazırlardım. Gece yarısı bile hiç üşenmeden mantı yaptığım olurdu. Ama bu konuda ilk defa kendimi bu kadar çaresiz hissetmiştim. Çünkü sofram ve oklavam yoktu.

Nasıl yapabileceğimi düşünüyordum. Evdeki ve marketteki eşyaları inceledim. Sofra ve oklavanın yerini tutacak hiçbir şey bulamadım. Kendi kendime, “Oklava ve sofra yokken nasıl yapılıyordu ki?” diye düşündüm.

Makarnaya razı olmak yerine bir çözüm bulmalıydım. Düşündükçe geçmişe, daha da geriye gittim. Sonunda ilkel bir çözümün olduğu yerde durdum. 

Mantı hamurunu yaptım. İçini hazırladım. Hamurdan fındık büyüklüğünde parçalar kopardım. Her birini elimin içinde ezerek ince, yuvarlak minik bezeler oluşturdum. Ortasına iç koyup kapattım. Çözümümü gururla alkışlarken :“Ben anadolunun yetiştirdiği kadınım.” Dedim. 

Afiyetle yedik. Almatı’daki yaşamımıza, Kayseri’mizin mantısıyla, bizden bir duyguyla başladık.

Yaşadığımız üç yıl, birçok yokluğa ve çaresizliğe çözüm bulmamızı sağlamıştı.

Mesela her cuma akşamı balık yeme geleneğimizi orada da devam ettirmek için küçük pet şişelerin içine ayıklanmış, hatta ortasındaki kılçıkları alınmış hamsileri koyduk. Dondurup buzlarla birlikte termosta soğuk kalmasını sağlayarak götürdük ve oradaki buzluğa yerleştirdik.

X-ray cihazına tekrar tekrar bakan görevli, “Bunun içinde ne var?” diye sormuştu. “Balık” dediğimde, “Neden getiriyorsunuz, burada balık yok mu?” dedi.

O gün Ruşça veya Kazakça konuşmayı iyi bilseydim “Vatanımı, sevdiklerimi evime taşıyorum.”  diyecektim. Sadece gülümseyebildim. 

O günün hatıraları ile  yazmak burnumun direğini sızlattı.

Yazarın Diğer Yazıları