MESUT NÖBETÇİGİL

Efsaneler ve Gerçekler Arasında Kolombiya

MESUT NÖBETÇİGİL

Bugün Panama’dan ayrılıp rotamızı uçakla bir saat on beş dakikalık bir yolculuğun ardından Bogota’ya ulaştık. Güney Amerika’nın kalbine, bir zamanlar Simon Bolivar’ın hayali olan "Büyük Kolombiya"nın (Gran Colombia) merkezine çevirdik yönümüzü. Kolambya,Ekvador,Panama ve Venezuela ile bir zamanlar tek vücut olan bu topraklar, bugün ayrılığın hüznünü değil, kendi özgün kimliğinin gururunu taşıyor. Ancak bu kimlik sadece kahve kokulu dağlardan ibaret değil; içinde kan, altın ve hırsın harmanlandığı devasa bir hikâye barındırıyor.

​Altın Adam’ın İzinde

​Kolombiya denince akla gelen ilk şey şüphesiz "El Dorado" efsanesi... İspanyolların hırsla aradığı, yerlilerin ise kutsal törenlerde göle altın dökerek yaşattığı o meşhur hikâye. Bugün Bogota’daki Altın Müzesi’ni gezdiğinizde, yağmadan kurtulan o nadide eserlere bakarken tarihin nasıl eritilip külçelere dönüştürüldüğünü iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Yerli halkların mirası, bugün vitrinlerde sessizce geçmişin görkemini haykırıyor.

​Bir Şehrin Kaosu ve Çözümü

​Bogota sokaklarında dolaşırken bizi şaşırtan bir detay var: Metrobüs. Dünyada bu sistemi (TransMilenio) ilk uygulayan ve toplu taşımaya bakış açısını değiştiren bir ülkeden bahsediyoruz. Şehrin tepesine, gökyüzüne dokunan Monserrate Tepesi’ne teleferikle çıkarken ise manzara sizi bambaşka bir dünyaya davet ediyor. Dik bir yamacın ucundaki o bembeyaz kilise, sanki şehrin tüm günahlarını temize çekmek ister gibi oracıkta duruyor.

​Karanlık Geçmişin Gölgesi

​Tabii Kolombiya’nın yakın tarihi, en az antik tarihi kadar sarsıcı. Pablo Escobar’ın Adalet Sarayı baskını sırasında arşivleri ve masum insanları ateşe vermesi, bir halkın sabrının taştığı kırılma noktasıydı. O gün dökülen kanlar, suç dünyasına duyulan sempatinin sonunu getirdi. Bugün Kolombiya, o karanlık sayfaları yırtıp atmaya çalışan, yaralarını saran bir toplum portresi çiziyor.

 

​Damak   tadında sıra dışı duraklar

​Gelelim en ilginç kısma: Mutfak! Kolombiya mutfağı sadece mısır ve tavuktan ibaret değil. Eğer cesaretiniz varsa, yöre halkının "hormigas culonas" dediği, geniş kalçalı karıncaları tadabilirsiniz. Bu çıtır lezzet, bir nevi "doğal çerez" niyetine tüketiliyor.

​Ama benim favorim kuşkusuz Ajiaco çorbası. Tavuk, mısır ve o özel "guasca" otuyla harmanlanan bu çorba, bir kasede koca bir kültürü sunuyor size. (Not: İçindeki siyah küçük taneleri sakın başka bir şey sanmayın, onlar sadece lezzetin sırrı olan kapari taneleri.)

 

Bulutların Arasındaki Siyah İnci: Kolombiya Kahvesi

​Tabii Kolombiya’dan bahsedip de o meşhur kahve kokusunu içimize çekmeden geçmek olmaz. Burası sadece bir içecek üretmiyor, bir tutkuyu fincanlara hapsediyor. And Dağları’nın volkanik topraklarında, o sarp yamaçlarda yetişen Arabica çekirdekleri sanki her sabah bulutlarla yıkanıp güneşle kuruyor. Dünyanın geri kalanı kahveyi bir "uyarıcı" olarak görürken, burada kahve bir yaşam biçimi, bir nezaket ritüeli.

​Hafif asiditesi ve damakta bıraktığı o yumuşak karamel notalarıyla Kolombiya kahvesi, hırçın coğrafyasının aksine oldukça zarif bir karaktere sahip. Bir "Tinto" (küçük bardakta servis edilen siyah kahve) ısmarlayıp sokağın nabzını tutarken anlıyorsunuz ki; bu toprakların bereketi sadece altın madenlerinde değil, o küçük kırmızı meyvelerin içindeki siyah incilerde gizli. Juan Valdez’in heybesinden dökülen bu miras, bugün Kolombiya’nın dünyaya sunduğu en içten tebessüm gibi.

​Sonuç olarak Kolombiya, üzerine yapışan tüm ön yargılardan çok daha fazlası. Hem çok tanıdık hem de bir o kadar egzotik. Eğer bir gün yolunuz düşerse sadece kahvesini içmeyin; o dik yamaçlara çıkın, yerel lezzetlerin tadına bakın ve Altın Müzesi’ndeki o parıltının ardındaki hüznü dinleyin.

 

​Sağlıcakla kalın.

Yazarın Diğer Yazıları