MESUT NÖBETÇİGİL

Güney Amerika (4) Zipaquirá

MESUT NÖBETÇİGİL

Geldiğim günden beri burada ciddi bir uyku düzensizliği yaşıyorum; kaçta yatarsam yatayım en fazla üç saat sonra uyanıveriyorum. Öğleden sonraları, saat on altı sularında adeta "pert" oluyorum. Oda arkadaşım Dr. Kemal Bey durumu sezip, "İyi misin? Bir kahve molası verelim," diyerek beni dinlendiriyor. Onun bu zorunlu molaları sayesinde turlamaya devam edebiliyorum.

​İkinci bir sıkıntımız ise rakım... Benim gibi sıfır rakıma alışkın insanlar için 2.650 metre (ve çevre yaylalardaki daha yüksek rakımlar) ciddi bir sınav. Havadaki oksijen azlığı nedeniyle normal nefes alırken bile sık sık derin bir nefes çekme ihtiyacı hissediyorum.

​Bol tropikal meyveli bir kahvaltı sonrası, konforlu minibüsümüzdeki tekli koltuğuma kuruldum. Bir saatlik yolculuğun ardından yüz bin nüfuslu küçük bir şehir olan Zipaquirá’dayız. Dünyada iki çeşit "altın" varmış: Biri bildiğimiz sarı altın, diğeri ise "beyaz altın" yani tuz. Buradaki kayalık dağda bulunan tuz madeni, şehrin ve hatta ülkenin en büyük gelir kapısı olmuş.

​Anlatılanlara göre burada çalışan madenciler çok dindar insanlarmış. Kaza bela olmasın diye sık sık madenden çıkıp Zipaquira’daki kiliselere duaya giderlermiş. Bu durum maden sahipleri için iş gücü kaybına neden olunca, başlangıçta madenin içine yaklaşık yirmi adet küçük şapel (dua yeri) yapılmış. Ancak bununla yetinmeyen işçiler, yerin altına devasa bir katedral inşa etmişler.

​Dünyada eşi benzeri olmayan bu katedrali görmek için eski tuz madeninin karanlığında ilerledik. Yol boyunca her yerde karşımıza çıkan kocaman haçları geçtik; maden duvarlarındaki minik tuz parçalarını şifa niyetine ağzıma atarak yaklaşık altı yüz metre yürüdüm. O muhteşem el emeği göz nuru Tuz Katedrali’ni görüp birkaç fotoğraf ve video çektikten sonra hızlıca dışarı çıkmak istedim; loş ve kapalı yerler pek bana göre değil.

​Dışarıda, kendilerine ayrılan bölümde müzisyenler Kolombiya’nın nefis şarkılarını canlı olarak seslendiriyordu. Maden önündeki geniş alanda ise heykeller ve madende kullanılan eski ekipmanlar sergileniyordu. Katedralde düzenli ibadet yapıldığını sanmıyorum ama şehir için muazzam bir "turist mıknatısı" olduğu kesin.

​Güney Amerika’daki her şehir ve kasabanın merkezinde, etrafı kamu binaları, belediye, adliye ve tapınaklarla çevrili devasa kare meydanlar bulunuyor. Burada da bolca fotoğraf çekip turistik eşya satan dükkanları gezdim. Yüzyıllardır değişmemiş gibi duran, en fazla iki katlı kolonyal tarz binalar burada birer rant kapısına dönüşmemiş; dokusunu korumuş.

​Dar sokaklarda yürürken avlu gibi, yanları ve üstü basit konstrüksiyonla kapatılmış restoranlara rastlıyorsunuz. Bir yan caddeye boydan boya açık, arabanızla girip park edebileceğiniz bir mekâna girdik. İçerinin bir kısmı et pişirme alanıydı. Girer girmez, sanki lokum ikram eder gibi küçük et parçalarının olduğu bir tabak uzattılar; o sıcak ikramları elimizle hemen ağzımıza atıverdik. Boydan boya uzanan tahta masalara oturduk. Türk olduğumuzu öğrenince masamıza Türk ve Kolombiya bayraklarını diktiler. Arkadaki küçük sahnede özel kostümlü müzisyenler, özgün enstrümanlarıyla kıpır kıpır Latin müzikleri yapıyordu. Bir de bu restoranların olmazsa olmazı, kapı girişlerine koydukları gerçek dana boyutundaki rengarenk polyester heykeller...

​Bize gelen etler neredeyse iki avcumun birleşiminden daha büyüktü; yaklaşık on beş milimetre kalınlığındaydı. Yemek sonrası Bogota’daki otelimize döndük. Eğer şu uyku düzenimi tutturabilirsem, bu gezi çok daha keyifli geçecek.

 

​Sağlıcakla kalın.

Yazarın Diğer Yazıları