Seda Öztürk

183

Seda Öztürk

 

Aynanın karşısındaki kişi hiç tanıdık gelmiyordu. Elinde tuttuğu fondöteni öyle sıkıyordu ki lavabo sapsarı olmuştu ve o bunun farkında değildi.

Gözlerinin derinlerine bakmaya çalışıyordu, neredeyse burnu aynaya dayanacaktı.  Ne zaman kaybetmişti onurunu? 

Hatırladı, aşık profesör lakabı yakıştırıldığındaydı, o zamanlar gözü hiçbir şeyi görmüyordu.

Tüm yelkenlerini indirmiş, aşkın rüzgârı ile süzülmeye bırakmıştı kendini.

Üniversitedeki öğretim üyelerinden biriydi. Tanınmış bir toprak ağasının oğlu olduğunu çok sonra öğrenmişti.  Bu onu korkutmuştu ama çok geçti. Gözlerine kapılmıştı bir kere. 

Öğrencilerinin önüne böyle çıkamazdı, bu morluğu kapatması gerekiyordu. Anlattığı bütün derslere ters bir tavır ile de oraya gidemezdi. Bu morluk bir tavırdı.  Kapatılırsa kabul etmenin ya da öylece bırakılırsa reddetmenin. 

Bunu hak edecek hiçbir gerekçe olamazdı, o yumruk havaya kalktığında değil henüz oraya varmadan önce fark etmeliydi yaşanacakları. Tüm gücüyle durmalıydı karşısında ama afalladı. En güvendiğinden geldi darbe, hiç bilmediği bir hayattan. Hep anlatılan ama benim başıma gelmez denen yerden.

Bin özür, bin pişmanlık şu an kapının arkasında duyduğu ağlama sesi yeter miydi bu izi kapamaya. Affetmek böyle mi oluyordu acaba? O pişmanlığın kokusuna mı kanıyordu. Ne kadar yıkanırsa yıkansın, bu koku gider miydi insanın üstünden?

 

Bunun yaşanmasının bir sebebi olmalıydı. Bu olayın içinden geçerken bir anlam vermeliydi bu morluğa. Başını öne eğdi, fondöteninin lavaboda bıraktığı ize baktı. Ellerini yıkadı. Kapıyı açıp, eşikte kıvrılmış ağlayan adamın üzerinden atladı. Telefonu eline aldı, 183’ü tuşladı. Karşıdan gelen sese cevap verdi. “Kocam tarafından darp edildim. Bir polis memurunu yönlendirebilir misiniz?”

Yazarın Diğer Yazıları