EKONOMİNİN GERÇEK KARNESİ MUTFAKTA ÇIKIYOR
ADEM ÖRENGÜL
Değerli okurlarım, TÜRK-İŞ’in Ağustos 2026 araştırması açıklandı. Rakamlar aslında yalnızca bir sendikanın hazırladığı ekonomik rapor değil; Türkiye’de milyonlarca insanın her gün yaşadığı geçim sıkıntısının matematiksel karşılığıdır.
Dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması 37 bin 388 liraya yükselmiş durumda. Gıda, kira, elektrik, su, yakıt, ulaşım, eğitim, sağlık ve diğer zorunlu harcamalar eklendiğinde yoksulluk sınırı 121 bin 786 liraya çıkıyor. Bekâr bir çalışanın aylık yaşama maliyeti ise 48 bin 305 lira.
Şimdi bu rakamları sadece “enflasyon yükseldi” diyerek geçiştirmek mümkün mü? Bence mümkün değil. Çünkü ekonominin gerçek etkisi, istatistik tablolarından önce insanların hayatında ortaya çıkıyor. Market arabasında, kira ödemesinde, elektrik faturasının üzerinde, çocuğun okul masrafında, pazarda alınan sebze ve meyvenin miktarında kendisini gösteriyor.
Üstelik dikkat çekici olan yalnızca Ağustos ayında yaşanan yüzde 1,21’lik artış değil. TÜRK-İŞ verilerine göre mutfak enflasyonunun son on iki aylık artışı yüzde 37,90. Yani fiyat artışlarının hızı bir miktar yavaşlasa bile vatandaşın karşı karşıya olduğu fiyat seviyesi hâlâ çok yüksek.
Ekonomide çok önemli bir ayrım var: Enflasyonun düşmesi ile fiyatların düşmesi aynı şey değildir. Fiyatların daha yavaş artması, vatandaşın rahatladığı anlamına gelmez. Örneğin bir ürünün fiyatı geçen yıl yüzde 40 arttıysa ve bu yıl yüzde 10 daha artıyorsa, artış hızı düşmüştür ama ürün ucuzlamamıştır. Vatandaşın cebinden çıkan para hâlâ yükselmektedir.
Asıl mesele de burada başlıyor. Gelirler fiyat artışlarının gerisinde kaldığında, insanların satın alma gücü azalır. Maaş aynı kalsa bile alınabilen ekmek, et, süt, sebze, giyim ve hizmet miktarı düşer. İnsanlar önce zorunlu olmayan harcamaları erteler. Sonra sosyal hayatından kısmaya başlar. Daha sonra tasarruflarını tüketir. En sonunda da temel ihtiyaçlar arasında tercih yapmak zorunda kalabilir.
Bu nedenle TÜRK-İŞ’in açıkladığı 121 bin 786 liralık yoksulluk sınırını yalnızca bir rakam olarak görmek yanlış olur. Bu rakam, dört kişilik bir ailenin hayatını sürdürebilmesi için gerekli toplam gelirin ne kadar yükseldiğini gösteriyor.
Daha çarpıcı olan ise asgari ücret ile geçim maliyeti arasındaki makasın büyüklüğü. Dört kişilik bir ailenin yalnızca gıda ihtiyacı için gereken tutar bile 37 bin lirayı aşmışken, bir çalışanın tek başına aylık yaşam maliyeti 48 bin lirayı geçiyor. Dolayısıyla ekonomik tartışmanın merkezine artık sadece “maaş ne kadar arttı?” sorusunu değil, “o maaşla ne kadar hayat satın alınabiliyor?” sorusunu koymak gerekiyor.
Ücretin nominal olarak yükselmesi tek başına refah anlamına gelmez. Eğer aynı dönemde kira, gıda, ulaşım, enerji ve eğitim giderleri daha hızlı yükseliyorsa, vatandaşın cebine giren para artsa bile hayat standardı gerileyebilir.
Ekonominin sağlıklı olup olmadığını anlamanın en önemli göstergelerinden biri de budur: İnsanların gelirleri ile temel ihtiyaçları arasındaki denge. Burada üretim meselesini de unutmamak gerekiyor. Kalıcı refah yalnızca ücretleri artırarak sağlanamaz. Ekonomide üretimin verimliliğinin yükselmesi, tarımsal üretimin güçlenmesi, enerji maliyetlerinin kontrol altında tutulması, sanayinin rekabet gücünün artırılması ve yüksek katma değerli ürünlerin çoğaltılması gerekir.
Sonuçta rakamlar değişebilir, enflasyon oranları düşebilir, ekonomik göstergeler zaman içerisinde iyileşebilir. Fakat bütün bunların vatandaşın sofrasına, cebine ve yaşam standardına yansıması gerekir.