MİLLET AFFETSE TARİH AFFETMEZ
ADEM ÖRENGÜL
Değerli okurlarım, zamanında demokrasi sakızı çiğneyerek, anayasayı değiştirmek suretiyle demokrasi adına siyasi yasağı kalkanlar, şimdi; eline geçirdiği devlet gücünü kendine siyasi yasağını kaldıranlara karşı aynı nezaketi göstermiyor. Bu durumun ülkemizi götüreceği son noktayı merak ediyorum.
Bir Avrupalı gözüyle; Türk siyasetinde tekrar eden bir "güç döngüsü" örneğidir. Demokrasi araçlarını, anayasa değişikliği, referandum kullanarak yasakları kaldıranlar, zamanla aynı mekanizmaları rakiplerine karşı kullanabiliyor. Bu, ilkesel tutarlılıktan ziyade pragmatizmin ağır bastığı bir siyaset kültürüne işaret ediyor. Ne "demokrasi sakızı" ne de "devlet gücü" tek taraflı kutsanmalı; her ikisi de hukukun üstünlüğü, eşitlik ve kuralların sürekliliğiyle dengelenmelidir. Tarihsel bağlam kısaca; 1982 Anayasası'nın geçici maddeleriyle 12 Eylül sonrası siyasi yasaklar getirildi. Demirel, Ecevit, Erbakan, Türkeş vb. 1987 referandumuyla halkın çoğu yasakları kaldırdı. Benzer şekilde, bir siyasetçi Siirt'teki şiir davası sonrası siyasi yasağı, 2002-2003'te Anayasa değişikliğiyle (76. madde) Meclis ve süreçle kalktı. Bu, o dönem "demokrasi" ve "halk iradesi" vurgusuyla savunuldu.
Bugün benzer tartışmalar var! Muhalefet figürlerine, örneğin yerel seçim başarısı sonrası İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'na yönelik süreçler yargı yoluyla siyasi yasak getirilmesi iddiaları, iktidarın "devlet gücü" ile muhalefeti sınırladığı eleştirilerine yol açıyor. HRW gibi kaynaklar bunu otoriterleşme olarak niteliyor; iktidar tarafı ise "hukuk içinde mücadele, yolsuzluk ve terör bağlantısı" diye savunuyor. Ama ortada bir yıldır kanıtlanmış suç bulamadılar.
Bu durum böyle giderse potansiyel sonuçlar ve olası senaryolar; Kutuplaşma derinleşir! Her iki taraf "benim yasağım demokrasiydi, seninki darbe" derse, toplumsal güven erozyona uğrar. Seçimler meşruiyet tartışmalı hale gelir, katılım düşer, sokak gerilimi artar. Sonrada kurumlar erozyona uğrar, Yargı bağımsızlığı algısı zayıflarsa, AİHM kararlarının uygulanmaması eleştirileri gibi, yatırım, ekonomi ve uluslararası itibar zarar görür. 2026 itibarıyla erken seçim tartışmaları, yeni anayasa arayışları ve yerelde ve ulusal da güç mücadeleleri bu riski taşıyor.
Bu döngü kırılabilir mi? Eğer tüm aktörler "kural değişince ben de mağdur olabilirim" diye düşünürse, uzlaşı güçler ayrılığı güçlendirme, yargı reformu, siyasi yasakları istisnai hale getirmesi mümkün. Aksi takdirde, "kazanan her şeyi alır" mantığı kalıcılaşır.
Gelelim şimdi en kötü senaryo ne olabilirin cevabını arayalım. Sürekli "düşmanlaştırma" ile istikrarsızlık, ekonomik sıkıntı ve dış aktörlerin ABD, AB, bölge güçleri daha fazla etki alanı bulması olasıdır. En iyi senaryoda; Hukuk devleti odaklı reformlarla olgunlaşması zorunludur.
Demokrasi, "benim için özgürlük, sana yasak" değil; herkes için öngörülebilir kurallar demektir. Geçmişte yasakları kalkanlar, şimdi uyguluyorsa, bu tutarsızlık onlara da zarar verir. Çünkü aynı araçlar yarın başkalarına dönebilir. Türkiye'nin sorunu, ideolojik kamplaşmanın hukuku araçsallaştırmasıdır. Çözüm, anayasal mutabakatı güçlendirmek, kuvvetler ayrılığını gerçekten işletmek ve "halk iradesi"ni kalıcı kurumlarla korumak zorundayız.
Uzun lafın kısası; Bu yol, kısa vadede iktidara güç verse de uzun vadede ülkeyi daha kırılgan kılar. Gerçek demokrasi, rakiplerini yasaklamak yerine onları yenmekle ölçülür. Tarih, döngülerini sevenleri genellikle aynı çukura düşürür.