Rezervler ve Kırılganlık
Umutcan Akbulut
Kıymetli okur,
Ekonomiyi sadece market raflarında değişen fiyatlardan, döviz kurundan veya maaşlarımızın alım gücünden ibaret sanıyoruz. Oysa ekonominin kaderini belirleyen çok daha önemli bir unsur vardır: Güven. Bir ülkede yatırımcılar, üreticiler ve vatandaşlar geleceğe güven duyuyorsa ekonomi büyür. Fabrikalar kurulur, yatırımlar artar, istihdam oluşur. Ancak siyasi çalkantılar, ani kararlar, belirsizlikler ve öngörülemeyen gelişmeler ortaya çıktığında ilk zarar gören şey güven olur. Ekonomide güven kaybının etkisi bazen bir gecede ortaya çıkar. Döviz kurları yükselir, yabancı sermaye beklemeye geçer, yatırım kararları ertelenir. Vatandaş tasarruflarını koruma telaşına düşer. İşte tam bu noktada ekonomi yönetimleri çoğu zaman piyasaları sakinleştirmek için döviz rezervlerine başvurur. Merkez bankalarının kasasında bulunan döviz rezervleri aslında ülkenin zor günler için biriktirdiği sigorta fonu gibidir. Ancak siyasi gerilimlerin veya ekonomik belirsizliklerin oluşturduğu baskıyı hafifletmek amacıyla yapılan yoğun döviz satışları bu sigortanın giderek zayıflamasına neden olur. Burada önemli olan nokta şudur: Satılan döviz yalnızca bir rakam değildir. O rezervler yılların ihracatıyla, turizmiyle, üretimiyle ve emeğiyle biriktirilmiştir. Bir başka ifadeyle, bugün kurdaki ani yükselişi durdurmak için harcanan her rezerv, gelecekte kullanılabilecek ekonomik gücün eksilmesi anlamına gelir. Daha da önemlisi, döviz satışı sorunun kendisini çözmez. Eğer piyasadaki güvensizliğin temel nedeni ortadan kaldırılmamışsa rezervler erirken baskı devam eder. Sonuç olarak ülke hem rezerv kaybeder hem de yeniden güven inşa etmek için daha büyük maliyetlerle karşı karşıya kalır. Ekonominin temel kuralı aslında oldukça basittir. Güvenin olduğu yerde sermaye gelir, yatırım artar ve dövize ihtiyaç azalır. Güvenin olmadığı yerde ise en güçlü rezervler bile uzun süre yeterli olmaz. Bugün ekonomik kalkınmayı konuşurken yalnızca faizleri, kurları veya enflasyonu tartışmak eksik kalır. Aynı zamanda istikrarı, öngörülebilirliği ve güven ortamını da konuşmak zorundayız. Çünkü ekonomiler rakamlarla yönetilir ama güvenle büyür. Unutmamalıyız ki rezervler harcanarak korunmaya çalışılan şey aslında güvenin kendisidir. Eğer güven yeniden tesis edilemezse, harcanan rezervlerin faturası eninde sonunda vatandaşın cebine enflasyon, yüksek maliyet ve düşük alım gücü olarak geri döner. Üstelik bu tür süreçlerin maliyeti yalnızca devletin bilançosunda görülmez. Belirsizlik ortamı özel sektörü de doğrudan etkiler. İş insanları yeni yatırım kararlarını ertelerken, üreticiler maliyet hesaplarını sağlıklı şekilde yapamaz hale gelir. Esnaf önünü göremediği için stok yapmaktan çekinir, vatandaş ise tasarruflarını koruma refleksiyle harcamalarını kısar. Böyle dönemlerde ekonomik faaliyetlerin yavaşlaması, büyüme rakamlarından istihdama kadar birçok alanda olumsuz sonuçlar doğurur. Kısacası siyasi veya ekonomik kaynaklı güven kaybı yalnızca döviz piyasalarında değil, hayatın her alanında hissedilen zincirleme bir etki yaratır.